Kafi

kâfi

kelime, (kâ:fi:), köken Arapça kāfī

1. sıfat Yeterli, yetecek ölçüde olan:

      "Yalnız güzellik adi bir zevk kadını için bile kâfi değildir." - Hüseyin Cahit Yalçın

2. ünlem `Yeter, yetişir, artık istemez` anlamlarında bir seslenme sözü:

      "Artık kâfi, yeter, illallah!" - Sermet Muhtar Alus

kâfi ile ilgili deyim

kâfi gelmek
deyim

Anlamı içinde "kâfi" geçen sözcükler ve örnek cümleler

cazibesiz: Alımsız:       "Cazibesiz güzellik kâfi gelmiyor." - Refik Halit Karay

... damgasını vurmak: biri hakkında kötü bir yargıya varmak:       "Fakat gel gör ki insana aşüfte yahut hırsız damgasını vurmak için bu kâfi değildir." - Halide Edip Adıvar

hurdahaş etmek: kırıp dökmek, parçalamak:       "İçerisinde tok tok vuran bu ses, onun incecik göğüs tahtasını hurdahaş etmeye kâfi idi." - Yakup Kadri Karaosmanoğlu

kâfi gelmek: yetmek, yetişmek:       "Cazibesiz güzellik kâfi gelmiyor." - Refik Halit Karay

kapı yapmak: 1. bir şey istemek veya söylemek için karşısındakini önceden başka sözlerle hazırlamak:       "Rumeli'de bıraktığı çiftlikleri de anlattıktan sonra yaptığı kapıyı kâfi gördü. İşlere geçti." - Ömer Seyfettin 2. ev gezmesi yapmak.

kifayet: 1. isim Yeterli miktarda olma, yetme, kâfi gelme. 2. isim Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik, liyakat.

ticaret: 1. isim Ürün, mal vb. alım satımı:       "Ne ziraat ne ticaret için kâfi nüfus kaldı." - Falih Rıfkı Atay 2. isim Kazanç amacıyla yürütülen alım satım etkinliği:       "Yolcuların çoğu çıkmış, artık ticareti dönüşe bıraktım." - Yakup Kadri Karaosmanoğlu 3. isim Bu etkinlikle ilgili bilim. 4. isim Alışveriş sonucu elde edilen, yararlanılan fiyat farkı, kâr.

yetişmek: 1. -e Ulaşmak, ermek, varmak, vasıl olmak:       "Gâvur Ali kahvedeki cemaate hiçbir şey söylemeden küçük çobanla uzaklaştı, bir nefeste ağıla yetişti." - Ömer Seyfettin 2. -e Vaktinde tamam olmak, bitmek, hazırlanmak, hazır olmak:       Bu giysi yarına yetişmeli. 3. -e Vaktinde varmak, vaktinde bulunmak:       "Öteki tünelle gelseler de vapura yetişeceklerini bilirlerdi." - Abdülhak Şinasi Hisar 4. -e Bir işe başlamış olanlara veya gidenlere sonradan katılmak:       "Kadınlar, derme çatma ayakkabılarıyla onlara zor yetişebiliyorlardı." - Yakup Kadri Karaosmanoğlu 5. -e Değmek, uzanıp dokunabilmek:       Ben o dala yetişemem. Bu ip kuyunun dibine yetişmez. 6. -e Vakit bulmak, yapabilmek:       Ben bu kadar işe yetişemem. 7. nesnesiz Yetmek, yeter olmak, kâfi gelmek:       Bu para yetişir. Bu yemek hepimize yetişir. 8. -e Bir zamanda yaşamış olmak, bir zamanı veya kimseyi görmüş olmak:       "Bol zamanıma yetişti de ben onu böyle şımarık büyüttüm." - Peyami Safa 9. nesnesiz Üremek, büyümek, olmak:       "Şu Marmara kıyılarında o sene bol meyve yetişmişti." - Sait Faik Abasıyanık 10. -de Eğitim görmüş olmak, öğrenmek, gelişmek:       "Akşam gazetesi, yurt aydınlarıyla konuşarak bizde niçin yazar yetişmediğinin sebeplerini araştırdı." - Orhan Veli Kanık 11. -e İş görebilecek yaşa gelmek, büyümek. 12. -e Yardım etmek, yardımına koşmak:       "Tam o sırada talih imdadıma yetişti." - Refik Halit Karay 13. -e, mecaz Ortaya çıkmak.

yetmek: 1. nesnesiz Bir gereksinimi karşılayacak, giderecek nicelikte olmak. 2. -e Yeterli sebep olmak:       Bir sigara bir ormanı yakmaya yeter. 3. nesnesiz Kötü bir davranış, durum, tutum yeterli olmak, kâfi gelmek:       Bu zulüm artık yeter! 4. -e, mecaz Başkasına gereksinim duymamak, kendine yeter olmak:       "Kendiyle dolu, kendine yeten, olgun ve aydın bir insanın değil bir günü, bazen bir saati bile yüz binlerce lira değerinde olabilir." - Haldun Taner 5. -e, halk ağzında Bir yaşa erişmek, ulaşmak:       "At dört, kız on beşe yettiği zaman / Severim kır atı bir de güzeli" - Dadaloğlu 6. nesnesiz, halk ağzında Olgunlaşmak.

Kifayet: 1. Yetişme, el verme, kâfi gelme. 2. Bir işi yapabilecek nitelikte olma.

TDK Sözlük anlamı kaynak alınmıştır.